La Casa De Papel: Yaşayan Ölülere Mersiye

(Spoiler içermektedir)

Marx “çağımızın en büyük hikaye anlatıcısı”yla tanışmamıştı belki ama Manifesto‘da (1848/1976) şu sözleri yazarken onun devrimci potansiyelini selamlıyordu:

“Zaman zaman işçilerin kazandığı olur, ama bu zafer geçicidir. İşçilerin mücadelesinin esas sonucu, o anki başarı değil, sürekli genişleyen birleşmeleridir. Bu birleşmeye, büyük sanayinin ürettiği ve değişik yerlerdeki işçilerin birbirleriyle bağlantısını sağlayan, gelişen… iletişim araçları da yardımcı olur.”

Bugün televizyon aracılığıyla kendini hayal edebilen cemaatimiz, zamanın ve mekanın bilindik tüm sınırlarının üzerinden atlıyor. “Yeryüzünün lanetlileri” (Fanon, 2007) için hala sınırlar var ama hikayeleri sınır aşırı… Ve hepimiz bu ütopyanın tanıklarıyız.

Ama televizyon aynı zamanda kendi ütopyasını bir anda ters yüz eden “mekansız bir mekan,” bir “heterotopya” (Foucault & Miskoviec, 1986)… Bizi içerirken dışlıyor.

Tek bir hamlede hepimize dokunmak, hepimizi çepeçevre kuşatmak istiyor. Kimse açıkta kalmasın; oyuna katılmayanlar, katılmak isteseler bile bilet bulamayanlar ise “dışarıdakiler” olarak anılmayı kabul etsinler… “İçeriden sıkılan”lara anlatılacak hikayeler için “dışarıdakilere” ve bir “dışarısı” hayaline ihtiyacı var çünkü televizyonun.

La Casa de Papel, dışarıdakilerin, bileti olmayanların, Profesör’ün deyimiyle “talihsizler”in arka kapıdan içeriye sızışlarının hikayesini anlatıyor ve hikayeyi dinleyenlerin meşruluğun bütün yerleşik anlamlarını sorgulamasını istiyor. Hem “banka kurmanın yanında banka soymak nedir ki?” (Brecht, 1928) Üstelik bu “talihsiz talihliler” banka soymuyor, sadece “likidite enjeksiyonu yapıyor.”

Sosyalizmin vadettiği cennetin tükenişine karşı bu sızıntı, “dünyanın bütün işçileri”ne değilse bile “dünyanın bütün hırsızları”na “birleşin,” diyor, “kazanacağınız bir dünya var.”

İşçinin “iç paydaşa,” hırsızın “girişimci”ye dönüştüğü bir dünyada artık hiçbirimiz ne “işçi” ne de “talihli bir hırsız” olabiliyorsak, bu yıkıcı çağrının muhatabı kim?

Davetiyenin alıcı satırında “aklının bir köşesi dışarıda kalanlar”ın adları var… Hiç bilmediğimiz ya da ancak hikaye anlatıcının anlattığı kadarıyla bildiğimiz bir “dışarısı”nın, bir “başka dünya”nın hatırasıyla sürekli sızlıyor “protez bellek”lerimiz (Landsberg, 2004). Acısı geçse bile anısı geçmeyen bu sızıyla, Profesör ve Berlin’in karşısına geçip son bir kadeh kaldırıyoruz. Dilimizde yaşayan ölülere bir mersiye… Çav Bella!” “Elveda Güzelim!”

Profesör, iyi niyetli, insancıl küçük kardeş… Aklını, becerilerini ve umudunu “inovatif bir girişim”e yatırmış “melek yatırımcı…” Hem içeriyi hem dışarıyı biliyor. Bir sınırda gezen… Bir göçebe… Ve açtığı son gedikten bir daha geri dönmemek üzere içeri giriyor. İçeride aşk ve para var. O içeri giriyor, bizim ruhlarımız ekran başında bir kez daha huzura eriyor. İçeride kalmış olmanın huzuruna!.. Ama tekinsiz bir huzur bu! Çünkü bir kez “dışarı”yı görenler için anlatılacak daha çok hikaye var! Dinleyecek de çok insan olmalı!

Kardeşini ve yoldaşlarını sınırın öte yanına uğurlamış Berlin… İsmiyle müsemma… Hikayenin sonunda muktedirlerin “çıplak zor”uyla yıkılan sadece o!

“Partizanların son siperi”ne dönüşen bedeninde hayat verdiği fikir, ütopyanın bağrında yeşeren bir distopya... Ceberut varlığını dikta ediyor, demokrasiden haz almıyor, asla empati kurmuyor, plandan şaşmıyor, “insan” sevmiyor. Hastalıklı bir fikir… içten içe çürüyor.

Kendini tüm “cinsiyetçi onuru”yla feda etse de Ciao Bella her şeyi affeder mi?Affetmiyor!

“Ey cemaat! Merhumu nasıl bilirdiniz?” sorusu havada asılı kalmış… Cevap verebilen yok! Oysa daha biraz önce birlikte ölümüne mersiyeler dizip kadeh kaldırmıştık! “Çav Bella!” “Elveda Güzelim!”

Marx, Manifesto‘da (1848/1976) gelişen iletişim araçlarının yeşerttiği umuda işaret etmeden önce bir uyarıda bulunur:

“Burjuvazi… iletişimi sonsuz kolaylaştırarak… tek kelimeyle, kendi hayalindekine benzer dünya yaratıyor.”

Bu hayalde Berlin’lere yer yok mu? Var elbette. Katışıksız kötülüğü ve dayanışmayı, bencilliği ve fedakarlığı aynı anda kuşanmış bir beden olarak… yer var. Protez belleklerimiz, aklımızın “dışarıda kalan” kısımları yani, anısıyla hafif hafif sızlasın, ama ondan kurtulmuş olmanın sağladığı gönül ferahlığını da hiç unutmayalım diye…! Hem kim bir havuzda köpek balığıyla yüzmek ister ki!

Bir banka soygunu hikayesini direniş ve dayanışma mitine çevirirken ölmekten başka şans tanınmayan bir beden olarak… yer var. Oysa ki:

“Direniş bir gücün karşısında ondan daha güçlü başka bir güçle çıkmaktan ibaret değildir. Bedeni orantısız bir şiddetin hedefi olarak ortaya koyan bir kahramanlık da değildir. Direniş, toplumsal bağlar, ilişkiler kurmaktır… Bu bakımdan direniş feda etme ve kurban etmeyi meşrulaştıran bir varoluş biçimi olmamalı, … bir yaşam savunusu, bir hayatta kalma mücadelesi olabilmelidir.” (Direk, 2018)

Ama burası bir heterotopya! Burada her şey gibi direniş de bir anda aksine dönüşüyor.

Ve ancak yaşayan bir ölü olarak… yer var bu heterotopyada Berlin’lere. Her seferinde tekrar tekrar ölebilsinler diye!
Kaynaklar:

Brecht, B. (1928). Üç Kuruşluk Opera. Berlin.

Direk, Z. (2018). Cinsel Farkın İnşası. İstanbul: Metis.

Fanon, F. (2007). Yeryüzünün Lanetlileri. İstanbul: Versus.

Foucault, M. & Miskoviec, J. (1986). Of Other Spaces. Diacritics 16(1): 22-27.

Landsberg, A. (2004). Proesthetic Memory: The Transformation of American Remembrance in the Age of Mass Culture. New York: Columbia.

Marx, K. & Engels, F. (1848/1976). Seçme Yapıtlar: Cilt 1. İstanbul: Sol Yayınları.

Reklamlar

La Casa De Papel: Yaşayan Ölülere Mersiye” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s